 |
Ana Menü |
 |
 |
Çevrimiçi Kullanıcılar |
 |
|
Çevrimiçi Ziyaretçiler: 2
Çevrimiçi Üyeler: 0
Toplam Üye Sayısı: 42
En Yeni Üye: esporol
|
|
|
 |
AZABI KALDIRAN AMEL |
 |
|  Kadının biri Hasan-ı Basrîye gelerek:
"Benim kızım vefat etti. Onu rüyamda görmem için ne yapmam gerekir?" dedi.
Hasan Basri kızını görmesini sağlayacak bir şeyler öğretti ve kadın da kızını rüyasında gördü. Kızının üzerinde katrandan bir elbise, ayaklarında pranga vardı. Durumu Hasan-ı Bas-ri'ye anlattı.
Bir zaman sonra, Hasan-ı Basri kızı rüyasında cennette gördü. Başında bir taç vardı ve:
"Ey Hasan, beni tanıdın mı? Ben, sana gelerek ricada bulunan kadının kızıyım!" dedi. Hasan Basri:
"Seni bu duruma getiren nedir?" diye sordu. Kız:
"Adamın biri bizim mezarlıktan geçerken Hazret-i Peygamber'e salât u selâm getirdi. Biz beş yüz elli kişi mezarlarımızda azap görmekteydik. Bunun üzerine 'Şu adamın getirdiği salât u selâm hürmetine bu kabirdeki-lerden azabı kaldırın!' denildi." | |
|
YAZAR: admin - Haziran 08 2010 14:02:27
·
| |
 |
Su İçildiğinde Okunacak Dua |
 |
| Su içerken önce "Bismillâh" demeli, suyu üç yudumda içmeli, su bitince şu duâ okunmalıdır:
"Elhamdü'lillâhil'lezî sekânâ azben fürâten birahmetihî, ve lem yec'alhü milhan ücâcen bizünûbinâ."
"Şefkat ve merhametiyle bize tatlı ve lezzetli su içiren, işlediğimiz günahlar sebebiyle suyumuzu acılaştırıp, tuzlu kılmayan Rabbimize hamd olsun!"
| |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 08 2010 09:28:26
·
| |
 |
Dua Ayetleri |
 |
| Sual: Dua âyetlerinin mealleri ile dua etmek caiz ise, birkaç dua âyeti meali yazar mısınız?
CEVAP
Dua âyetlerinin mealleri ile de dua etmek caizdir. Ancak mealleri, tam tercüme edilemediğinden pek hoş olmuyor. Dua âyetlerinden birkaçının meali şöyledir:
Ey Rabbimiz bize dünya ve ahirette iyilik ver, bizi Cehennem azabından koru! (Bekara 201)
Ey Rabbimiz bize sabır, cesaret ve sebat ver, kâfirlere karşı bize yardım et! (Bekara 250)
Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işleri de yükleme, bizi affet, bizi bağışla, bize acı, sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirlere karşı bize yardım et! (Bekara 286)
Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi kaydırma! [bizi sapıtma] Bize, tarafından rahmet bağışla! Lütfu en bol olan sensin. (Al-i İmran 8)
Ey Rabbimiz, iman ettik; günahlarımızı bağışla, bizi Cehennem azabından koru. (Al-i İmran 16)
Ey Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığı bağışla; ayaklarımızı [yolunda] sabit kıl; kâfirlere karşı bizi muzaffer eyle! (Al-i İmran 147)
Ey Rabbimiz, "Rabbinize inanın" diyen davetçiyi [Peygamberi] işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al! Ey Rabbimiz, bize, Peygamberlerin vasıtasıyla vaad ettiklerini de ikram et ve kıyamette bizi rezil-rüsvay etme; şüphesiz sen vaadinden caymazsın. (Al-i İmran 193-194)
Ey Rabbimiz, bize çok sabır ver, müslüman olarak canımızı al! (Araf 126)
Ey Rabbim, beni ve neslimi namazı devamlı kılanlardan eyle; duamı kabul et, kıyamette hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla! (İbrahim 40-41)
Ey Rabbim, bana hikmet ver ve beni salihler arasına kat! (Şuara 83) | |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 08 2010 09:23:50
·
| |
 |
İşte Kabul olan Dua Saatleri |
 |
| Hadis-i şeriflerde duanın kabul edilmesine en elverişli vakitler olarak şu zaman dilimlerinden bahsedilir:
Gecenin son üçte birlik kısmı.
Farz namazların sonrası.
Secde esnasında yapılan dualar.
Hac veya umrede yapılan dualar.
Ezan okunduğu vakit.
Ezanla kamet arası.
Yağmur yağdığı zaman.
Kur’an hatminden sonra.
Gözlerimiz iman hassasiyetiyle yaşardığı zaman.
Bizi yalnız Allah’ın gördüğü yerler.
DUASI KABUL OLAN KİMSELER
Bir de duası kabul olan kimseler var. Birkaç cümleyle onlardan da bahseeyim. Değişik hadislerde şu kimselerin yaptığı duaların reddolunmayacağı haber veriliyor: Evine dönünceye kadar hacının ve gazinin duası. İyileşinceye kadar hastanın duası. Mü’min bir kimsenin, diğer mü’min kardeşi için gıyaben yaptığı dua. İftar edinceye kadar oruçlunun duası. Adaletli devlet başkanının duası. Babanın evladına duası. Esma-i Hüsna, salih ameller, peygamberler ve diğer büyük zatlar ile tevessül edilerek yapılan dualar. Misafirin ev sahibine duası. Mazlumun duası.
| |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 08 2010 09:21:24
·
| |
 |
Kendisine büyük günah sâdır olmuş kimselerin çokça okuyacağı dua |
 |
| 
"Allâhümme mağfiretüke evseu min zünûbî ve rahmetüke ercâ indî min amelî."
| |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 08 2010 09:19:27
·
| |
 |
Müslüman tüccar nasıl olmalı? |
 |
| Peygamber Efendimiz (SAV) bir Müslüman tüccarın ticaretinde nelere dikkat etmesini istemiştir? Aldatan tüccar için ne söylemiştir?
Aldatan bizden değildir
Başlık olarak sunduğumuz bu cümle, bir hadisin ikazından başkası değildir.
Allah Resulü Efendimiz ucuz malı pahalı fiyatına, kusurlu malı kusursuz yerine satan bir satıcıyı görünce bu ikazı yapmış:
-Müşterisini aldatan bizden değildir, demiştir.
Bu ikazı daha önceleri duymuş olan okuyucum ise aldatıldığını anlayınca şaşırmış da:
-Hangi yerde, hangi malda aldatan bizden değildir acaba? diye sorma gereği duymuş.
Elbette aldatmanın yeri, zamanı ve mekânı yoktur. Müslüman hiçbir yerde, hiçbir zaman, hiçbir malda müşterisini aldatmaz! Daha doğrusu aldatamaz, daha açığı aldatmamalıdır.. Şayet helal kazancına haram karıştırmak istemiyorsa, çoluk çocuğunu, aile efradını haram lokmayla besleyen hayırsız aile reisi durumuna düşmek istemiyorsa..
-Bu malı satan Müslüman'dır, öyle ise beni aldatmaz, diyebilmelidir insanlar.
-Bu komşu dindardır, öyle ise bana zarar vermez, diyebilmelidir komşular..
-Pazarlarda malın sağlamını öne, çürüğünü de arkaya dizerek, müşterisini aldatmaz bu Müslüman satıcı, diye düşünülebilmelidir müşteriler..
Hem müşterisini aldatacak, hem de aldatan bizden değildir diyen Resulüllah'ın şefaatine layık olduğunu düşünecek. Bu garip gelmiyor mu aldatmaktan çekinmeyen adama?
Nitekim Medine pazarında gezerken sattığı malın görünen kısmı ile görünmeyen kısmının aynı olmadığını anlayan Efendimiz soruyor:
-Bu nedir böyle ey Allah'ın kulu? Malın üstü başka, altı başka. Görünen kısmında iyisi, görünmeyen kısmında ise başka türlüsü var çünkü!. Bundan sonra meşhur ikazını yapıyor:
- Dikkat et! Aldatan bizden değildir. Malın üstü nasılsa altı da öyle olmalı, önünde ne varsa arkasında da aynı olmalıdır. Alıcı sonunda bir aldatma ile karşılaşmamalıdır..
Tezgâhın önünde dizili mallar cazip görüntüde, ancak arkasındakilerin kimi çürük, kimi ezik, kimi de defolu. Size öndeki sağlamlar gösterilmekte, poşete arkadaki çürükler, ezikler, defolular sıkıştırılmakta, eve gelip de masanın üzerine boşaltınca aldatıldığınızı anlamakta, üzülmektesiniz. Tabii sizin içinizde bir aldatılmışlık hissi, aldatanın içinde de bir kurnazlık, akıllılık duygusu... Hani nerede kaldı o müthiş ikazın gürlemesi: -Aldatan bizden değildir!
İmam-ı Azam efendimizin giyim eşyası sattığı dükkânında çalışan tezgâhtarının, sattığı elbiselerin parasını patronuna teslim ederken bir defolu takımı da defosuz elbise olarak sattığı anlaşılıyor. Kusurlu malın kusursuz mal fiyatına satıldığını anlayan Hazreti İmam, fazla parayı elinde yılan, akrep tutar gibi tutarken:
-Çabuk diyor, malı sattığın müşteriyi bul, aldığın fazla parayı özür dileyerek sahibine iade et! Yoksa ben şu anda müşterisini aldatan Müslüman gibi hissetmeye başladım kendimi. "Aldatan bizden değildir!" buyuran Efendimiz'in yüzüne nasıl bakarım sonunda?.
Tezgâhtar Yunus bin Ubeyd, Kûfe sokaklarında koşar adımlarla müşteriyi arar ve nihayet bulur, aldığı fiyat fazlasını özür dileyerek iade eder. Bundan sonra rahatlayan İmam da son ikazını yapar:
-Bir daha ucuz malı pahalı mal fiyatına satma yanlışlığı yapar da, müşteriyi aldatma hatasına düşersen, seni bu tezgâhta tutmam mümkün olmaz, bunu böyle bil!
Evet, Resulullah (sas) böyle emretmiş, O'na gerçek manada ümmet olanlar da böyle uygulamışlardır.
Bundan dolayı İslam'ı geriden seyreden tüm insanlara bir daha tekrar ediyoruz ki:
- Bilerek aldatan bizden değildir!. Şefaate layık ümmetten sayılmazlar. Bu böyle bilinmeli, aldatan Müslüman'ın yanlışı İslam'a değil, o Müslüman'ın şahsına mal edilmelidir.
| |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 08 2010 09:17:12
·
| |
 |
Kuranı Kerim bizi bekliyor... |
 |
| Bu yıl Kur'an yılı... Aslında her yıl, her gün, her an Kur'an ânı... Kur'an'dan uzak, onun nurundan mahrum bir ân-ı seyyalenin ne anlamı var?
Yine de Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bu seneyi Kur'an senesi olarak ilan etmesi hepimizin bir kere daha Kur'an'la irtibatımızı sorgulamamıza vesile oldu. Bu vesileyle başta çok muhterem başkanımız Sn. Prof. Dr. Ali Bardakoğlu olmak üzere bütün Diyanet teşkilatına takdirlerimizi ve şükranlarımızı arz ediyoruz.
Onlar bu işin sorumluları olarak ilk adımı attılar. Devamının da geleceğinden şüphe yok. Bu sene Kur'an'a dair nice programlar tertip edilecek, sayısız organizasyonlara imza atılacak. Her tarafta Kur'an kursları açılacak, Kur'an'a dair sempozyumlar, paneller, konferanslar birbirini takip edecek. Dört bir yan Kur'an'ın sadasıyla nurlanacak, gönüller Kur'an ziyafetiyle doyacak. Onlar bütün bunları yapacaklar da biz sıradan Müslümanlar olarak ne yapacağız? Bu konuda Diyanet'in, cemaatlerin, sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerini alkışlayıp tebrik etmenin ötesine geçmemiz gerekiyor. Her bir Müslüman ferd, Kur'an'a dair ne yapacağını düşünmeli, planlamalı ve hayata geçirmeli...
Kur'an yılından maksat, sadece Kur'an okumayı öğrenmek değil. Kur'an okumayı bilmemek, okuyamamak bir Müslüman için hakikaten ciddi bir eksiklik. O eksiğin mutlaka telafi edilmesi lazım. Okumanın yanında ezberlerimizde de eksiklerimiz var. Talim ve tecvit noktasında pek çoğumuz oldukça zayıf. Bunları bilmiyoruz da Kur'an'ın manasını biliyor muyuz? Maalesef o konuda da İslam ülkeleri arasında yerimizin çok iyi olduğu söylenemez. O halde ne yapmak gerekiyor?
Öncelikle hiç Kur'an okumayı bilmeyenler yaklaşmakta olan yaz tatilini fırsat bilip mutlaka Kur'an okumayı öğrenmeliler. Bunun için önce kendilerine ve Kur'an'ın Sahibi'ne söz vermeliler. Kur'an'ı İlahî sadayla okuyabilmek... Manası kadar kudsi olan lafızlarıyla hemhal olabilmek... Her harfteki nuraniyeti nakış nakış yüreğimize kazıyabilmek... Her şeyiyle "Allahça" olan o kelam-ı kadîmin taravetini vicdanda duyabilmek... Kur'an okurken "Allah"la konuştuğunun farkında olabilmek... Ne büyük bahtiyarlıktır. Aksi ne büyük talihsizlik, ne fena bahtsızlıktır. Dolayısıyla şu veya bu sebepten bugüne kadar Kur'an okumayı öğrenememiş herkesin bir bayram coşkusu içinde bu önemli eksiği telafi için bir başlangıç yapması gerek.
Kur'an okumayı bildiği halde, çok iyi okuyamayan, talim ve tecvit noktasında eksiği bulunanlar da az değil. Onların da bu eksikliklerini gidermek adına ciddi bir gayrete girmelerinde fayda var. Bir sayfa Kur'an'ı sesli ve talim tecvite riayet ederek bir buçuk dakikadan daha uzun sürede okuyan insanın bu anlamda tam olduğunu söyleyemeyiz. İyi okumanın ölçüsü bir sayfayı bir buçuk dakikada okumaktır. Her gün yarım saat sesli bir şekilde Kur'an okumak, okumanın akıcılık kazanması adına çok önemli. Bunu ehil bir hocanın nezaretinde yapmak ise daha da önemli. Hiç aşina olmadığımız yabancı dilleri kısa sürede öğrenip aksanıyla konuşur hale gelebiliyorsak, Rabb'imizin kelamını O'nun istediği şekilde okuyamamanın bir mazereti olamaz.
Hemen hepimizin eksiği olan bir konu da Kur'an ezberi. Pek çoğumuz çocukluk yıllarında ezberlediğimiz üç beş surenin dışına çıkamadık. "Namaz Sureleri" diye asılsız bir isimlendirmeyle Kur'an'ın son on suresini ezberlemek bize yetti. Kendini her konuda yenileyen, ihtiyaçlarını süratle gidermeye çalışan insanların, Kur'an ezberi noktasındaki eksiklerini hiç gündeme almamaları üzücü. Sofrasını daha zengin bir hale getirmek için saatlerini yemek programı izlemeye ayıran hanımefendiler, bir ürünü müşteriye satabilmek için dakikalarca dil döken beyefendiler, Kur'an'a hiç zaman ayırmazlarsa ciddi bir vefasızlık yapmış sayılırlar. En azından Duha Suresi'nin aşağısını, Yasin-i Şerif, Mülk, Nebe ve Fetih surelerini veya bir kısmını ezberlemek gerekiyor.
Her evde ya okuma bilmeyen, ya ağır aksak okuyan veya ezberi eksik birileri vardır. Bu sebeple her evde bir Kur'an şehrayininin başlaması zamanı gelmiştir. Anneler, babalar, çocuklar, dedeler, nineler, ablalar, ağabeyler Kur'an'ın azametine yakışır bir coşkuyla bu yaz dönemini en verimli bir şekilde değerlendirmelidir. Bu yaz evlerde sadece "Kur'an" konuşulmalı, "Kur'an" okunmalı, "Kur'an" dinlenmeli, "Kur'an" ezberlenmelidir. Evlere sağanak sağanak "Kur'an" nurları yağmalıdır.
Kur'an, 2010 yılının minaresine çıkmış, kendisine koşacak sineleri bekliyor..
| |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 08 2010 09:15:44
·
| |
 |
Resulullah nasıl içimizde olur? |
 |
| Resulullah aranızda, içinizde, yanınızda" der Kur'ân Hucurat Suresi'nde... Nasıl içimizde olur? Gerçekten yanımızda mı? Aramazda nasıl duruyor?
Canımdan da yakın bana
"Resulullah aranızda, içinizde, yanınızda" der Kur'ân Hucurat Suresi'nde...
Bu âyeti ilk fark ettiğimde anlamamıştım. Nasıl içimizde olur? Gerçekten yanımızda mı? Aramazda nasıl duruyor?
Peygamberin içimizde olması ne demekti? Aramızda bulunması ne anlama geliyordu? Elimi uzatsam dokunacak mıydım? Gözümü açsam görecek miydim? Sesini duyacak, nefesini hissedecek miydim?
Gerçekten yanımdaydı, yanı başımdaydı, en yakınımdaydı.
O iman etti, ben de iman ettim. O Allah'ı sevdi, ben de sevdim. "Çocuklarınızı öpün" dedi, "Her öpüşünüzde cennetten bir dereceniz yükselir" müjdesini verdi, ben de aynısını yaptım, yapıyorum. "Ben aileme çok hayırlıyım" dersini verdi, ben de aileme hayırlı olmaya çalıştım.
"Benim gibi namaz kılın" dedi, onun tarif ettiği şekilde namaz kıldım. "Haccı benim yaptığım gibi yapın" emrini verdi, gittiği yerlere gittim, onun gibi hareket ederek haccettim.
Güneş bir âyetti, Allah'ı tanıtmak için yörüngesindeydi, Ay bir delildi, Rabbini sevdirmek için karanlıkları deliyor, dolunaya dönüşüyordu, bahar bir deste güldü, gayb âleminden nimetler taşıyordu vagonlarla...
O kâinatı bir kitap gibi gördü, her şeyi, her yeri Allah'ın adıyla okudu. Onun gözünde hiçbir şey başıboş değildi, "Ey Rabbimiz, sen hiçbir şeyi boşuna yaratmadın" duasını yapıyordu.
Kâinatı Allah adına/adıyla okumayı öğretti, O'nun isimleriyle görmeyi belletti insanlara. Ben de kâinata, varlıklara, yaratılmışlara bu gözle baktım, her şey benim için bir iman malzemesi oldu, her varlık beni Allah'a götüren, taşıyan bir vasıta oldu.
***
Bana "ümmetim" dedi, sahip çıktı, "kardeşim" diyerek özlem duydu, o kadar sevdi, o kadar sardı sarmaladı ki, Kur'ân Tevbe Suresi'nde içimizden bir peygamber geldiğini anlatırken, "Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere çok şefkatli, çok merhametlidir" diyor ve her şeyi bizimle paylaşan bir "şefkatli resul"ü ve "re'fetli nebi"yi tanıyordu.
Kur'ân olmuş, bitmiş, yaşanmış, geçmiş bir insandan söz etmiyordu şüphesiz. Ayetler sadece belli bir zamana, sınırlı bir mekâna, mahdut bir insan topluluğuna hitap etmiyordu. Çünkü Kur'ân canlıdır, ilk geldiği gün gibi tazedir, her an aktüeldir.
Bu açıdan Peygamberimiz şimdi de ümmetinin başında, önünde, yanında ve içindedir. Sahabilerine, arkadaşlarına ne kadar düşkün, onlara ne kadar şefkatli ve onların sıkıntılarını ne kadar paylaşıyor, onlarla halleşiyorsa, kıyamete kadar gelecek ümmetiyle de o kadar hemhaldı, o kadar alakadardı. Benim gibi sıradan biriyle de...
***
"Benim sıkıntıya uğramam ona ağır geliyordu." Derdimle dertleşiyor, halimle halleşiyor, sıkıntımla sıkıntı yaşıyor, problemlerimi hissediyor, bana dert ortağı oluyordu.
"Bana çok düşkündü, bana çok şefkatli, çok merhametliydi." Anamdan da babamdan da düşkündü. Eşimden, çocuğumdan, kardeşimden, kızımdan da yakındı bana...
Benim de ona çok yakın olmam lazımdı, onu çok sevmem gerekirdi, ona çok müştak ve meftun olmam şarttı.
Beni yaratan böyle olmamı istiyordu ve Ahzab Suresi'nde beni onun ailesine katıyordu:
"Peygamber mü'minlere kendi canlarından daha yakındır" diyor, "onun hanımları"nın "onların annesi" olduğunu söylüyor, beni dünyaya getiren annemden önceki annemleri tanıtıyordu.
Bu peygamber benim içimde, yanımda, aramda olmaz mı hiç? Ben onsuz nasıl yaşarım, onsuz nasıl nefes alırım, onsuz nasıl yaparım?
| |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 08 2010 09:12:18
·
| |
 |
Sonsuza Kadar Allah Aşkı |
 |
| Mümin dünyaya Allah’a aşkla bağlanmak için gelir. Yalnızca O’na kul olmak, O’na şevkle ibadet etmek, içinde tutkulu aşkı hissetmek, Rabb’ine deli aşık olmak için gelir.
Mutluluk Allah sevgisiyle, Allah aşkıyla olur, bunun dışında kalpler tatmin olmaz, kurtuluş gerçekleşmez. İnsan yüzlerce yol dener ancak başka türlü mutlu olamaz. Yaşaması gereken, samimi Allah sevgisi ve gerçek Kuran ahlakıdır.
Aşık sevdiğini gücendirmekten, onun sevgisinin yok olmasından çok çekinir. Allah’a aşkla bağlı insan, bundan daha şiddetle içi titreyerek Allah korkusunu yaşar. Allah’ın hoşnutluğundan mahrum kalmaktan korkar... Allah’tan gücü yettiğince korkan insan, O’nun buyruklarına uyma konusunda çok daha dikkatli olur; en çok Rabb’ini sever ve en çok O’na saygı duyar.
Her an Allah aşkıyla yanmak, insana bir enerji ve canlılık verir. Bu ruhla yaşayan, Allah’a derin bir teslimiyeti ve Allah korkusunu derinden hisseden, Kur’an’a tam tabî olan mümin için tedirgin olacağı, rahatsızlık duyacağı bir şey yoktur. İnsan ancak Allah aşkıyla huzur bulabilir, tevekkül edip rahat olabilir.
Samimi mümin, Allah’ın vereceği her şeye razıdır. Her türlü sonuca razı olarak Allah’a teslim olur. Allah’ın razı olması için, o da Allah’tan razı olur. Allah ne musibet verirse versin, aşkla sever Allah’ı, ne yaşarsa yaşasın aşkı devam eder.
“Rableri Katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden 'içi titreyerek korku duyan kimse' içindir.” (Beyyine Suresi, 8)
Bediüzzaman Allah aşkını şu sözlerle dile getirir: “Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni sevgililere yönelik olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî sevgili, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, kalıcı bir sevgili arattırır; geçici sevgiliye değil, Allah’a olan aşka dönüşür.”
Allah’a derin aşkla bağlı mümini Rabb’ine kavuşturacak olan, ölümdür. Ölüm, dünya metaına olan hırsı ortadan kaldıran kesin delildir ve mümin için cennete açılan bir kapıdır. Nefsi müthiş terbiye eden, ahlakı güzelleştiren en önemli sebeplerin başında gelir. Ölüm korkusu, cehennem korkusu insanları çok etkiler. Bu korkular, insanların daha merhametli, şefkatli, daha akılcı, daha sevecen, daha ince düşünceli olmalarını sağlar. Ve güzel ahlakın kökenini oluşturur. Bu nedenle ölüm, mümin için cennete vesile olma, Rabb’ine kavuşma yönünde bir nimet anlamındadır.
Ölümle her şeyin biteceğini, yok olacağını düşünmek korkunç bir şeydir. Oysa sonsuza kadar Allah aşkıyla yanmak, sonsuza kadar aynı şiddetli aşkla yaşamak muhteşem güzel bir duygudur. Milyarlarca yıl da geçse, Allah’ı aynı muhabbetle sevmeye devam etmek...
Dileyelim Allah bu aşkı bizlere katıksızca yaşatsın; tükenmesi olmasın…
| |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 08 2010 09:10:17
·
| |
 |
Müslümanın Dünya ile Alışverişi |
 |
| Dünyada halen geçerli olan ekonomik sistemin içine düştüğü krizin bir “ahlâk krizi” olduğunu artık batılılar da söylüyor.
Geçerli ekonomik sistem;
• Koca dünyayı bitiren bu tüketim oburluğuna dayalı oldukça
• Devasa kaynakları küçük bir azınlığın tekelinde tuttukça
• İsraf ve kanaat kavramlarına uzak kaldıkça..
Yani temel anlayışı değişmedikçe bu krizler hep olacak.
Oysa insanlığın muhtaç olduğu ekonomi anlayışı hiç uzakta değil.
Gelin onu bir de bizim kavramlarımızla yeniden hatırlayalım.
Ülkemizde ekonomik anlamda işler epeydir kesat gidiyor. Talep azaldığı için üretimin kısıldığını, işten çıkarmaların sıklaştığını biliyoruz. Kapanan işyerleri, ödenemeyen borçlar yüzünden yaşanan trajedilere dair haberleri daha sık duyar olduk. Toplumun çok önemli bir kısmı geçimini sağlamakta zorlanıyor.
Ekonomi uzmanları, bütün bunların geçen yılın ortalarında ABD’de baş gösteren mali krizin yansımaları olduğunu söylüyor. Onlara bakılırsa bu global krizden giderek artan bir şiddetle etkilenmeye devam edecekmişiz. Allah milletimize dayanma gücü versin diyoruz. Ama…
Krizler bir hastalık belirtisidir
Müslümanlar olarak yakamızı modernizme kaptırdık kaptıralı toplumun tamamını ilgilendiren bu tür problemlerin teşhisinde de çözüm yollarının bulunmasında da kuşatıcı ve doğru bir bakış açısı aramayı akıl edemiyoruz. Böyle bir yaklaşım “bilimsel” sayılmıyor çünkü.
Oysa modern bilimlerin pek çoğu itibarî teorilere, subjektif varsayımlara, gerçeğe uymayan kabullere dayanıyor. Ekonomi, insanı âdemiyeti ile değil, beşeriyetiyle tanıyor ve sadece bu dünyaya ait bir varlık olarak görüyor örneğin. İnsanın ihtiyaçlarının sınırsız, bu ihtiyaçları karşılayacak imkânların sınırlı, yani yetersiz olduğunu iddia ediyor. İnsanı nefsaniyetinden ibaret sayan, nefsin heva ve arzularını ihtiyaç addeden sakat bir çerçeve içinde söyledikleri ne kadar makul, ne kadar doğru olursa olsun, entellektüel gevezeliklerden öteye gitmiyor.
Nitekim “sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçların en uygun şekilde karşılanması bilimi” diye tanımlanan modern ekonominin hüküm sürdüğü son iki asırda, bir tarafta açlık ve yoksulluk, diğer tarafta lüks ve israf büyümüş. Kazanma hırsı, daha çok kâr etme tutkusu, “insan insanın kurdudur” inancı kalplerde kök salmış, vicdan ve merhamet yok olmuş.
İnsanı “homo-economicus”, yani sırf kendi çıkarlarını gözeten ve ihtiyaçlarını hep en üst düzeyde karşılamaya çalışan bir varlık olarak kabullendiğiniz sürece bu krizler bitmeyecektir. Çünkü sadece ekonominin sınırları içinde kalarak hangi nedenlerden kaynaklandığını belirlemek, geçici çözümler üretmek, krizlerin birini yatıştırır belki ama yenilerinin doğmasını engellemez. Krizi az veya çok hasarla geçiştirmek, o krizi doğuran hastalığın tedavi edildiği anlamına da gelmez. Asıl problem krizlerin kendisi değil, sürekli krizlerle dışa vuran bir hastalık halidir.
Dinden uzaklaşmak ne demek?
Osmanlı’nın son zamanlarında da böyle olmuş. Ortaya çıkan ekonomik, siyasi, askeri problemleri tek başına bir vakıa gibi ele alıp bunlara modern çözümler teklif eden “aydın”lar, ulemanın “dinden uzaklaşma” teşhisine istihza ile bakmışlar. Fakat işte aydınların bütün o allı pullu, iddialı tahlil ve teklifleri Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtaramamış. Ulemanın “dinden uzaklaşınca başımıza bunlar gelir” tesbiti o gün bugün hâlâ ortada duruyor.
Bizim ekonomik krizlere de sebep olan “bünyevî hastalık hali” dediğimiz şey, “dinden uzaklaşma”nın ta kendisi. Ne var ki “bizler namazında niyazında insanlarız” deyip dini belli ibadetlere indirgeyen yahut onu hayatın çok da önemli olmayan bir çeşnisi gibi gören anlayışlarla bu hastalığın vahametini kavramak mümkün değil. Onun için önce, sıkça dillendirilmesine rağmen pek üzerinde durulmayan şu “dinden uzaklaşma” hastalığının ne olduğuna bir bakalım.
Din, insanı ve toplumu Allah Tealâ’nın belirlediği ölçülerle inşa etmek için gönderilen bir sistemdir. İnsanın sadece ibadetlerini değil, her türlü tutum davranışını, kâinata bakışını, tasavvurlarını, kavramlarını, aklını ve kişiliğini de bu sistem belirler. Doğrusu budur, çünkü kâinattan en uygun tarzda nasıl istifade edileceğini, burada nasıl mutlu yaşanacağını, onu ve insanı yaratandan daha iyi bilen olamaz. Dinden uzaklaşmak, dinden çıkmak değil ama dinin bu kuşatıcılığını unutup, kısmen de olsa vahye aykırı tutum, düşünce ve inançlara kapılmaktır. Nefsin yönlendirmesiyle, moda anlayışların etkisiyle hepimizin zaman zaman düşebileceği bir yanlıştır bu. Normalleşir, toplumsal bir kabule dönüşürse felaket olur. Öyle ya, sıradan bir aletin bile kullanma kılavuzuna uygun davranmamak ne işler açar insanın başına.
Vahyi ikâme etmeyince
Kur’an-ı Kerim, dinden uzaklaşmayı “vahyi ikâme etmemek” diye nitelendiriyor. Yani Allah Tealâ’nın bildirdiklerini tahrif etmek, doğru dürüst uygulamamak, işine geldiği gibi eğip bükmek, hayata geçirmemek... Bunun yol açtığı sonuçları da ehl-i kitaba hitaben Maide suresinin 66. ayetinde şöyle haber veriyor: “Şayet onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirilenleri ikâme etselerdi (gereğince uygulasalardı) hem üstlerindeki (göğün) hem de ayaklarının altındaki (yerin türlü türlü nimetlerinden bol bol) yiyip (yararlanırlardı). (Gerçi) onların içinde muktesit bir zümre (de) var; (fakat) çoğunluğunun yaptıkları ne kadar kötüdür!”
Müfessirler, bu ayetin Tevrat’taki “bol nimet vaadi”nin gerçekleşmemesini izah sadedinde, “Allah’ın indirdiklerini gereği gibi uygulamadıkları” için özellikle Yahudilerin geçmişte yaşadıkları ekonomik bir mahrumiyete, uyarı maksadıyla işaret ettiğini söyler. Anlaşılan o ki ekonomik kriz yahut dünya nimetlerinden mahrumiyet, dinden uzaklaşmanın bedeli.
Ayette, azınlıkta kaldıkları için bu mahrumiyete engel olamayan bir “muktesit zümre”den de söz ediliyor ve zımnen sanki bütün bir toplum veya çoğunluk “muktesit” olsa bu sıkıntı yaşanmayacaktı mesajı veriliyor. Biz, meallerde “ılımlı, ölçülü” gibi kelimelerle karşılanan “muktesit” kavramını özellikle olduğu gibi verdik. Çünkü üzerinde durulması, yeniden hatırlanması gereken anahtar kavramlarımızdan biri. “Muktesit”, şu bildiğimiz “iktisat”la aynı kökten ve tam karşılığı “iktisatlı” demek. Çoğunluk iktisatlı olmayınca darlıkların, ekonomik krizlerin, maddi sıkıntıların yaşanması ilâhi bir kanun şu halde. Fakat “iktisat” sadece “tutumluluk” yahut “ekonomi” demek değil.
Bir müslüman tavrı: İktisat
Allah Tealâ bütün kâinatı bir denge üzerine yaratmış ve bu dengeyi korumamız için “mizan”ı indirmiştir. Tartı aracı, terazi anlamına da gelen mizan, dinin hükümleridir. İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarını İslâm terazisine vurup ilâhi ölçülerle denkleştirmesi işlemine “adalet” denir. Adalet ile kurulan dengenin bir tarafında ilâhi ölçüler; diğer tarafında buna uygun talepler, niyetler ve çabalarla ulaşılmak istenen nasipler vardır. İşte, dinin ölçüleriyle belirlenmiş, adalete uygun bu nasiplere “kıst” adı verilir ve Kur’an’da daha ziyade “adaletle davranmak” anlamına kullanılır. Tıpkı Türkçeye geçen “maksat” kelimesi gibi, “ölçüt, kriter” anlamlarına gelen “kıstas” kelimesi gibi, “iktisat” kelimesi de kıst’tan türemedir. İktisat, “ilâhi dengeyi bozmayan, adalete uygun bir nasip veya paya razı olmak; aşırılığa meyletmeden orta yoldan dosdoğru yürümek, tartının hakkaniyetini zedeleyecek müdahalelerden kaçınmak” şeklinde tanımlanabilir. Muktesitler böyle yapan, ilâhi ölçülere riayet ederek yaradılış maksadına uygun davranan kimselerdir.
Muktesit olmak, yani iktisada uygun hareket etmek sadece maddi münasebetlerde değil, her hususta sergilenmesi gereken genel bir tutumdur. Fakat bu temel müslüman tavrı, iktisadın zamanla “maddi konulardaki ölçülülük hali”ni ifade eder tarzda anlam daralmasına uğraması nedeniyle daha çok “itidal” kelimesiyle karşılanmaktadır. İtidal ya da iktisat, sonuçta ifrat ve tefrit gibi aşırılıklardan sakınmaktır. Bu sakınma yahut duyarlılık iradî ve sürekli olduğu zaman sadece kişiye değil, topluma da hayırlar getirdiğinden “fazilet” sayılmıştır.
İktisat, müslüman için her şeyden önce bir ahlâk meselesidir yani. Ahlâksızlığı, bencilliği, açgözlülüğü, cimriliği, israfı mubah gören bir anlayışa, bilim kisvesine büründürülse bile “iktisat” dememelidir.
İktisadın ölçüsü
İslâm’ın emrettiği genel ve sürekli bir tavrın adı olsa da, konumuz gereği, iktisat kavramını biz yine “dünya hayatındaki maddi ilişkiler” bağlamında ele alalım. Bu çerçevede muktesit olmak, hem talepte hem tüketimde aşırı gitmemeyi, ölçülü davranmayı gerektiriyor. Böyle bir iktisadın ifratına “israf”, tefritine “cimrilik” diyor dinimiz ve ikisinden de men ediyor.
Sanırız aklı başında herkes aşırılıktan kaçınmanın, ölçülü olmanın gerekliliğine inanır. Fakat iktisadın ölçüsü nedir? Cimrilik veya israf hangi sınırda başlar? Bir talebin ihtiyaç mı yoksa fuzuli mi olduğuna neye göre karar vereceğiz? Sabit ölçüler varsa, değişen hayatın karşımıza çıkardığı yeni ihtiyaçları nereye koyacağız? Galiba asıl sıkıntı iktisat ya da itidal ölçüsünü bulmakta ve bunu muhafaza etmekte.
İslâm’da gelir miktarına göre belirlenmiş bir hayat standardı yoktur. Çünkü helal yollardan ulaşılması kaydıyla servet sahibi olmak ve zenginlik meşrudur. Üstelik çalışmak, sebeplere tevessül etmek esas olmakla birlikte rızık Allah’tandır; O, zenginliği dilediğine verir. Fakat zengine verilen servet “emanet”tir. Onu hayat standardı bakımından fakire nazaran daha imtiyazlı yapmaz. Sadece “infak” gibi fazladan bir kısım sorumlulukların sahibi yapar. Bu sorumluluklardır ki kardeşliği ve dayanışmayı tesis ederek, eşitsizlik gibi görünen “rızık dağılımı”nı toplumsal yapıyı güçlendiren bir “hikmet”e dönüştürür. Şu halde dinimizde gelir durumuna göre değil ama temel bazı ilkeler çerçevesinde bir standart, bir iktisat ölçüsü belirlenmiştir. “Makâsıdu’ş-şerîa”, yani dinin varlık sebepleri gözetilerek belirlenen bu ölçü fakir için de geçerlidir, zengin için de.
Zaruret ve ihtiyaç
İktisat dar anlamıyla dünyadan faydalanmak içindir ama dünya da ahiret içindir. Öyleyse “dünyalık fayda”yı ahirette hasat edilecek ameller ve bunların gerçekleşmesini sağlayan imkânlar olarak anlamak gerekir. Bu nedenle ulema “zaruriyyat”ı iktisadın asgari sınırı sayar. Zaruriyyat, olmazsa olmaz, vazgeçilmez bazı hak ve değerlerin varlığı için mutlaka temin edilmesi gereken imkânlardır. Bunlar, “zaruriyyat-ı hamse” (beş temel zaruret) denilen canın, ırzın, aklın, malın ve dinin muhafazası için şarttır. Yahut bir şey bu beş değerin herhangi birinin varlığı ve devamı için gerekliyse zaruret kategorisine girer. Zaruret olanı her halükârda talep etmek, karşılamak, bunun için çaba göstermek gerekir. Bu talep ve çaba ne kadar şiddetli olursa olsun iktisat ölçüsünü ihlal etmez.
Dünyadan faydalanmak için talep edilen bazı imkânlar ise “hâciyat” grubuna girer. Hâciyat, “hacetler” yani, “ihtiyaç duyulan şeyler” demektir. Bugün gerekli olduğu düşünülen her şeye “ihtiyaç” demek adet olmuş. Fakat demek ki zaruret ayrı, ihtiyaç ayrı. Nitekim ihtiyaç, “kişisel ve toplumsal hayatın daha rahat, daha düzenli yaşanmasını sağlayan; karşılanmaması halinde zorluğa, sıkıntıya sebebiyet veren ama zaruret derecesinde olmayan fayda veya imkânlar” diye tanımlanır.
Bazı talepler de vardır ki bunlar zaruret de değildir, ihtiyaç da. “Tahsiniyyat” denilen bu imkânlar estetik anlamda hayatı daha güzel kılar. Mahrumiyeti herhangi bir zorluğa yol açmaz.
Hâciyat ve tahsiniyyat da tıpkı zaruret gibi meşrudur; iktisat sınırları içindedir. Fakat bunların iktisat sınırları içinde kalması zaruretler gibi kayıtsız şartsız değildir. Kişinin tutumuna göre meşruiyetini kaybedip israfa ve günaha kayabilir.
İsrafı ihtiyaç sanmak
Hâciyyat ve tahsiniyyat grubuna giren taleplerin meşru sayılması için ilk şart, bunların zaruriyyatla çelişmemesidir. Bir şeyin ihtiyaç sayılıp sayılmadığını belirlemek için çok önemli bir ölçüdür bu. Çünkü özellikle günümüzde reklamların etkisiyle gereksizlikten de öte zaruriyyat-ı hamse’ye, yani canımıza, ırzımıza, aklımıza, malımıza ve dinimize zarar veren bir yığın ürün ”ihtiyaç” zannedilmektedir. Halbuki ihtiyaç, zarureti takviye eder. Takviye etmek şöyle dursun, zarurete zarar veren bir şeye iktisat ölçüsünde ihtiyaç da denemez, tahsiniyyat da..
Zaruriyyat, hâciyat, tahsiniyyat, aynı zamanda bir öncelik sıralamasını verir. Zaruretleri karşılamadan ihtiyaçlara, ihtiyaçları karşılamadan tahsiniyyata yönelmek israftır. Tıpkı ihtiyacın zarurete zarar vermemesi gerektiği gibi tahsiniyyatın da ihtiyaca zarar vermemesi gerekir. Yaşadığı toplumda, hele de yakın çevresinde zaruriyyat kapsamındaki imkanlara sahip olmayanlar varsa, bunlara yardım etmek yerine kişinin kendi ihtiyaç ve tahsiniyyatı peşinde mesai harcaması ise “faziletli bir davranış” değildir; en azından bu yönüyle iktisada aykırıdır. Eğer maddi mahrumiyet din uğruna göze alınan bir fedakârlığın eseriyse, Ensar ve Muhacir dayanışmasında örneklendiği gibi, varlıklı müminlerin yardımı artık bir borç olur.
Nihayet ihtiyaç ve tahsiniyyatın karşılanmasında hırs hoş görülmemiş, kanaat tavsiye edilmiştir. Böylesi edebe daha uygundur. Hz. Peygamber s.a.v.’in “Dünyayı isterken güzel davranın (dengeli olun); çünkü herkes kendisi için yaradılmış olana (takdir edilene) müyesserdir.” uyarısı bu husustaki müslüman tavrını belirler.
Hangi devirde yaşıyoruz?
Şuraya kadar anlattıklarımız karşısında günümüzün ortalama insanının vereceği ilk tepki sanırız “Hangi devirde yaşıyoruz?” olacaktır. Söylediklerimizin geniş kitlelerce kabul görmüş, yaygınlaşmış tutumlara denk düşmediğinin farkındayız. Fakat müslümanın kabullerini devrin anlayışı değil, Kuran ve Sünnet tayin etmeli değil midir?
Müslümanlığın giriş kapısı olan kelime-i şahadetin “lâ” ile başlamasının, İslâm’a kafalardaki bütün kabulleri silerek girilmesinin bir hikmeti de budur. Cahiliyyenin yeni bir türü olan modern “zan”lara “lâ” demeden, “Her iştiha duyduğunu yemen israftandır.” hadisini anlayamayız. Nefslerini ilâh edinenlerin ihtiyaç kisvesine büründürdüğü arzu ve hevaların ihtiyaç olmadığını göremeyiz. Daha çok kazanmak için tüketimi kamçılayan kartellerin kâinatı yağmalayan köleleri haline getirilip nasıl küçük düşürüldüğümüzü fark edemeyiz. Sonuçta şükürsüzlüğün, yetinmezliğin, açgözlülüğün, emanete hoşça bakmamanın, kısaca iktisatsızlığın getirip kapımıza bıraktığı kriz ve afetlerle yüz yüze geliriz de iş işten geçer.
“Hangi devirde yaşıyoruz?” tepkisi bazen “Herkes böyle yapıyor. Çoğunluk gibi davranmazsak perişan olur, zillete düşeriz” gerekçesini de yansıtır. Böyle düşünenlere Hz. Peygamber s.a.v. “immea’” diyor. Yani zayıf karakterli, ölçüleri olmayan, rüzgâr nereye eserse oraya yönelen. Ve tam da bunun için şöyle uyarıyor bizi: “Sakın sizden bir kimse ölçülerinde sabit olmayıp ‘Ben insanlarla beraberim. Eğer insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım’ demesin. Aksine, ölçülerinizde sebat edin; halk iyilik yaptı mı siz de yapın, kötülük yaparsa zulme yer vermeyin.”
Asıl zenginlik
Fakirlik korkusu şeytandandır. Tedbir takdiri değiştirmez. Yoksul düşmemiz zelil olacağımız anlamına da gelmez. Asıl zillet, ihtiyaç da olsa dünyalık nesnelere peşinden koşulacak kadar değer vermek, böyle şeyleri gereğinden fazla önemsemektir. Kâinatın en izzetli insanının, yamalı pabuç giyen, bazı zamanlar açlıktan karnına taş bağlayan bir peygamber olduğu unutulmamalıdır.
Bütün bunlar tedbirden vazgeçelim, çalışmayalım, rızkımızı aramayalım, yoksulluğu tercih edelim demek değildir. Müslüman gayret sahibidir; tembel olmaz, sebeplere sarılmanın ilâhi bir kanun olduğunu bilir. Fakat bu gayretini hırs ve tamah beslemez. Çalışması, kazanma arzusu, şahsi bir refah ve bolluk talebinin değil, topluma faydalı olma isteğinin eseridir. Dünyalık temini için gösterdiği çaba her zaman helal ölçüleri içindedir; asla kulluk vazifesinin önüne geçmez. Meşru dairede elinden geleni yaptıktan sonra da kısmetine düşene razıdır, şikâyet etmez.
İslâm zenginliğe, servet sahibi olmaya, daha çok kazanma gayretine karşı çıkmaz; lüks ve rahat düşkünlüğüne, israfa, bencilce tüketmeye karşı çıkar. Oburluk gibidir bu. Nasıl ki çok yemek birtakım hastalıklara sebep olursa, ölçüsüz tüketmek ve israf da açgözlülüğe, duyarsızlığa, tekebbüre, suistimallere, ahlâk zafiyetine yol açar. Bunlar, servet sahibi olan kişi kadar toplum için de sıkıntıdır. Kıskançlıklar baş gösterir, yoksullar zengine düşman olur, ümmetin kardeşliği yara alır.
Rasulullah s.a.v.’in, gelecek devirlerdeki müslümanların lüks ve rahat düşkünlüğü sayılacak tüketim tarzları sebebiyle üzülüp endişelendiğine dair haberler vardır. Onun için de bize “asıl zenginliği”, yani “gönül zenginliğini”, kanaati, tok gözlülüğü tavsiye etmiştir.
Azimete sarılmanın vaktidir
İktisat, dünyalık talep ve tüketiminde de Allah’ın koyduğu ölçülere uygun hareket etmek. İsraftan, cimrilikten, haramdan, faizden, haksızlıktan kaçınmaktır. Ticaretle uğraşanlarımızın bir kısmının şöyle düşündüğünü biliyoruz: “İslâm’a uymayan bir ekonomik yapının içindeyiz. Piyasanın kendi kuralları var. Dinimizin istediği gibi ‘muktesit’ olursak piyasa kurallarına uymadığımız için zarar eder, geçim sıkıntısına düşeriz.” Meselenin zaruret haliyle bir ilgisi varsa “ruhsat” için gidip bir hocaefendiye sorulabilir. Ama ihtiyaç noktasında problemler yaşıyorsak dik durmak, azimete sarılmak lazım. Mevcut sisteme eklemlenmek nihai anlamda maddi mahrumiyetimizi gidermeyecek. Çünkü yaşanan krizler zaten bu anlayıştan kaynaklanıyor.
Öte yandan muktesit zümre, belki en çok kendileri ezildikleri halde, toplumun ilâhi bir kanun olarak krizlerle, rızık darlığıyla cezalandırılmasında “azınlıkta kaldıkları için” sorumlu tutuluyor. Öyleyse iktisatsızlığa uymak yerine direnerek, sabrederek; üstünlüğün tüketimde değil, züht ve takvada olduğunu hatırlayarak muktesitlerin sayısını artırmak gerekiyor. Bu öyle laf ile olmaz. Örneklikler sergilenerek, hâl ile olur. Mal, mülk, servet, etiket sahiplerine değil, mümin ve müttakilere itibar etmekle olur. Bu dünyada netice alır mıyız almaz mıyız bilinmez ama ahirette mükafatlandırılacağımızı Cenab-ı Hak vaat ediyor.
Nihayet maddi imkanların azaltılması imtihanımızın bir parçası. Bakara suresinin 155. ayetinde öyle buyurulmuyor mu? “Biz sizi biraz korku, biraz açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksiltme ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber) sabredenleri müjdele!”
Müjdelenenlerden olmak için sabır, yani vahyi ikâmede ısrar ve kararlılık gerekiyor.
| |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 08 2010 09:07:52
·
| |
 |
İHHden Fethullah Gülene yanıt |
 |
| İHH Başkanı Bülent Yıldırım, Fethullah Gülen'in WSJ'ye verdiği röportajdaki sözlerine "Doğrusu üzüldüm, inşallah bu haber yanlıştır, ben başsağlığında bulunmasını bekliyordum" şeklinde yanıt verdi.
İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım, NTV'den Hüseyin Yılmaz'a açıklamalar yaptı.
Bülent Yıldırım şunları söyledi:
İSRAİL DENİZDEYKEN ATEŞ AÇTI
"Gemiye inen bütün İsrail askerlerinde ölüm listesi vardı. Liste bir askerin üzerinden düştü ve sonra kendisi bütün askerlere listenin verildiğini söyledi.
Liste şu an elimizde, listenin en başında da ben varım. İbrahim Bilgen vurulunca askerler telsizde "Raibi vurduk, Raibi vurduk" diye konuştular. Vurulan diğer iki insan da, Cevdet Kılıçlar ve Ali Haydar da bana çok benziyor.
Toplam 16 kişi, bunların fotoğraflarını ve isimlerini dağıttık. Hani kadife operasyon yapacaklardı ya, gelip bizi etkisiz hale getireceklerdi. Bizde görüntü var, İsrail diyor ki '35 dakika şiddet kullanmadık'. Oysaki görüntülerde şu açıkça görülüyor, daha denizdeyken askerler ateş açıyorlar.
GAZZE'YE MISIR'DAN GİRECEKTİK
Gazze'ye İsrail üzerinden değil Mısır üzerinden gidecektik. Biz İsrail'in açıklama gereği 68 milin dışında paralel olarak seyrediyorduk ve Mısır'dan Gazze'ye girecektik. Bunu güvenlik gerekçesiyle açıklamadık.
GÜLEN'İN AÇIKLAMALARINA ÜZÜLDÜM
Fethullah Gülen'in eleştirel açıklamalarını yeni duydum, biz İsrail'e başvurduk ve bizi hep oyaladı İsrail. Cenevre sözleşmesine göre hareket ettik, açık deniz olduğu için bölge İsrail'in egemenliği altında değil. Doğrusu üzüldüm, inşallah bu haber yanlıştır, ben başsağlığında bulunmasını bekliyordum. Kendisine saygı duyuyoruz. Eleştirileri zannediyorum bir ara yüzyüze gelirsek derdimizi anlattığımızda vazgeçecektir. Açıklamayı keşke bizimle görüşerek yapsaydı.
ELİMİZDE GÖRÜNTÜLER VAR
Elimizde başka görüntüler var, bunları daha sonra açıklayacağız. Ambargo kalkmazsa dünyanın her tarafından yeni gemiler kalkar. Netanyahu'nun ambargonun yeniden gözden geçirileceği yönündeki açıklaması olumlu bir gelişmedir. Önemli olan oraya yardımların ulaşması, amaç bağcıyı dövmek değil."
| |
|
YAZAR: LoVeRbOy - Haziran 07 2010 12:55:50
·
| |
|
 |
Üye Girişi |
 |
 |
Anket |
 |
 |
Kısa Mesajlar |
 |
|
Mesaj göndermeniz için üye olmanız gerekmektedir.
|
|
|