Tem
2nd

uğursuzluk

Avcı Sultan Mehmet bir gün adamlarıyla beraber akşama kadar bir keklik bile vuramaz.

Bunun sebebini de, sabahleyin gördüğü bir dervişin uğursuzluğuna bağlar.

Solaklara seslenir.

Saraydan çıkarken, şu şu tipte, sivri külahlı,

sırtı kambur birinin önünden geçtiğini söyler

ve hemen bu adamı bulmaları emrini verir.

Tarife göre Bektaşi babalarından ayyaş Hamza Babayı yaka paça huzura getirirler.
Sultan:
- Bre uğursuz, nabekar!

Bugün sabahleyin karşıma çıktın.

Bu yüzden akşama kadar bir ava rastlayamadım.

Bu ne uğursuzluktur. Vurun kellesini…
Bektaşi bakar ki kelle elden gidiyor.

Son bir dileğini açıklamak için söz alır:
- A devletlim siz beni gördünüz bir keklik vuramadınız.

Ama insaf ediniz, benim de bugün ilk gördüğüm sizdiniz

ve kellemi kaybediyorum.

Söyleyin, uğursuzluk hangimizde!”

Tem
2nd

Serçe ile avcı

Avcının biri bir gün bir serçe avlar, serçe dile gelerek avcıya “Bana ne yapmayı düşünüyorsun” diye sorar, avcı serçeye ” seni kesip yiyeceğim” cevabını verir.
Bunun üzerine serçe avcıya “vALLAH,, benim etim ne kahvaltılık olur, ne de karın doyurur. Fakat eğer beni salıverecek olursan sana üç şey öğretirim, onlar etimi yemekten daha çok işine yarar. Kabul edersen bu üç şeyin ilkini şimdi elinde iken, ikincisini elinden uçup karşıdaki ağaca konunca üçüncüsünü de ağaçtan uçup önümüzdeki tepeye varınca söyleyeceğim” der.
Kuşun teklifine avcının aklı yatar, onu salıvermeye karar verir, “öğreteceğin ilk şeyi söyle bakalım” der. bunun üzerine kuş avcıya “elinden kaçan fırsatlar için hayıflanma” der. Avcı kuşu salıverir. Uçup karşı ağacın bir dalına konunca da ikinci şeyi öğretmek üzere “olmayacak şeye inanma”der. Bu sözlerden sonra kanatlanan kuş avcının önündeki bir tepeye varıp konar, oradan avcıya şöyle der. Ey Bedbaht adam:”Eğer beni kesmiş olsaydın kursağımdan her biri yirmi miskal ağırlığında iki inci çıkaracaktın”der.
Bu sözleri duyan avcı kaçırdığı fırsat karşısında hayıflanarak dudaklarını ısırır. Artık elinden bir şey gelmeyeceği için kuşa “üçüncüyü söyle” der.
Kuş avcıya “Sen ilk iki nasihatimi unuttun üçüncüsünü sana nasıl söyleyeyim ben sana”kaçırdığın fırsatlar için hayıflanma” demedim mi? Oysa sen daha az önce beni elinden kaçırdın diye hayıflanıverdin. “Yine ben sana “olmayacak şeye inanma” demedim mi? Benim etim, kanım ve tüylerimin hepsi tartılsa yirmi miskal çekmez, kursağımda her biri yirmi miskal ağırlığında iki inci nasıl olabilir?” der. ve uçup gözden kaybolur.
Bu hikayenin özü şudur:İnsanoğlu, kendisini aşırı tamahkarlığa kaptırınca basireti kapanarak gerçeği idrak edemez oluyor ve olmayacak şeyi olabilir gibi görüyor.

Tem
2nd

sahtede olsa ibadetlerimi kabul et

Vaktiyle Basra’da garip bir fırıncı varmış. Kendisine sahte paralar verseler de parayı alır,
paranın sahte olduğunu anladığı halde parayı verene söylemez, istediği ekmeği verirmiş.
Etrafındakiler onun bu halini bilir, şaşırırlarmış. Kimse onun neden böyle yaptığını anlamazmış.
Nihayet ölüm vakti gelip çatınca bu garip fırıncı yüce dergaha ellerini açıp, şöyle dua etmiş…

“Yâ Rabbi! Yaptığım bütün ibadetlerin, senin şanına layık olmadığını biliyorum ve
huzuruna sahte ibadetlerle, taatlerle geliyorum. Fakat bütün ömrüm boyunca
kullarının sahte paralarını kabul ettim, onların suçlarını yüzlerine vurmadım.
Sen de benim kabahatlerimi yüzüme vurma,
sahte de olsa ibadetlerimi kabul et”

Tem
2nd

küslük

‘Küslük’, bir Müslümanın diğer bir Müslümanla konuşmaması, ilişkilerini kesmesi veya askıya alması, dargın durması ve bu dargınlığın devam etmesi halidir.

Küsme hastalığı, birbirlerine arka çevirme ve yüzüne bakmamakla ortaya çıktığı gibi gücenme hali, kırgınlık ve benzeri durumlarda da ortaya çıkar. İslâm’da dargınlık hali, müminler arasında herhangi bir konuda ihtilâf edilebileceği kabul edilerek geçerli sayılmış; ancak bu halin üç günü geçmemesi gerektiği emredilmiştir.

Müslümanlar sürekli olarak birbirleriyle kardeş gibi geçinen ve birbirlerine her zaman her işte maddî ve manevî yardımda bulunan, birbirlerinin elinden tutan ve kardeşlerinin daima iyiliğini, kemalini isteyen kimselerdir. Böyle olunca artık darılmak, küsmek, arka çevirmek, buğz etmek, hased etmek, çekememek, gücenmek ve kırgınlık insanın aklına ve hayaline bile gelmez. Durum böyle iken nerede kaldı aleyhinde bulunmak ve onun zararına en ufak bir teşebbüste bulunmak ve diğer kötü işleri yapmak. Fakat insanın yaratılışında da, bazen kızmak ve gazap etmek gibi çirkin huyların bulunması sebebiyle, şayet böyle bir dargınlık olursa, bunun en çok üç gün olması gerekir. Daha sonra birbirlerine rast gelip karşılaştıkları zaman önce hangisi selam verirse, hayırlısı odur ve bu selamla dargınlık ve küslük kalkmış olur. Eğer üç günden sonra dargın olarak ölürse, Cehennemi hak etmiş olacakları açıklanmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuşlardır: “Müslümanın müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs kalması helal olmaz.”[1]

Bu nedenle hiç bir mümine layık ve helal olmaz ki, müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs dursun. Maalesef bazı akrabalar arasında sıklıkla görülen bir gerçektir ki, hiç de önemi olmayan ufak tefek şeylerden dolayı ve özellikle miras meselelerinden dolayı, artık birbirleriyle ölünceye kadar darılanlar, küsenler bulunmaktadır. Bu ise tamamen bilgisizliğin doğurduğu bir beladır. Miras denilen şeyin, biraz da sende emanet olup, başkasından sana nasıl geçtiyse, senden yine başkalarının ellerine geçeceği unutulmamalıdır. Bu iş olsa olsa kısa bir müddet için emanetçiliktir. Bu emanetçilik için kavgaya, gürültüye ve dargınlıklara hiç gerek yoktur.

Miras bölüşümünde ‘Sen çok aldın, bana az verdin veya iyisini sen aldın, kötüsünü bana verdin’ gibi bilgisizce sözler söyleyip, bir emanet için küsmek ve darılmak hiç akıllıca bir davranış mıdır? Fakat insanlar çok çeşit huylu, ayrı tabiatlı olduklarından, kıymetsiz şeyler için gürültü çıkarmaktan adeta lezzet almaktadırlar. Öyle ahmaklar da vardır ki, bunlara vaaz ve nasihat, hatta dayak ve hapis bile fayda etmez. Çünkü kalp kararınca ve katılaşınca, merhametten, şefkatten, yardım duygusundan yoksun, kişisel çıkarından başka bir şey bilmeyen ve ancak kendi aklını beğenen bir zavallı halini alır. Bu gibilere ne derseniz boşuna nefes tüketmiş olursunuz. İlim ve irfan nimetinden yoksun olan bu zavallılar, İslâm’ın kadir ve kıymetini bilmeden, dünyadan göçüp giderler ki, bu onlar için en büyük felakettir.

Müslümanlar arasında selâmı ve muhabbeti kesmeyi, küsmeyi, konuşmamayı gerektiren küçük veya büyük olaylar olabilir. Bu bir anlamda kısa bir süre için normal karşılanabilir. Fakat normal olmayan ise müslümanların bu tür olaylar sebebiyle birbirleriyle alakayı uzun süre kesmeleridir. Gerek fert olarak gerekse toplum olarak müslümanlar arasındaki küskünlüklerin, kırgınlıkların ve düşmanlıkların ortadan kaldırılması, aralarının bulunması öteki müslümanların görevidir. Kardeşliğin gereği budur. Zaten Kur’an bu konuda ölçüyü çok güzel koymaktadır: “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulun!”[2]

Bu ayet, yeryüzündeki tüm müslümanları evrensel bir ailenin bireyleri olarak ilan etmektedir. Bu müslümanlar arasında bulunan kardeşlik öyle bir nimettir ki, hiçbir dinde bir örneği bulunmamaktadır. Dolayısıyla müslümanlar bunun değerini çok iyi bilmeli ve gereğini yerine getirmelidirler. Bu kardeşliğin gereği olarak müslüman toplumda asıl olan kural sevginin, barışın, yardımlaşmanın ve birliğin olması anlaşmazlık ve çatışmanın ortaya çıkar çıkmaz ortadan kaldırılması gerekir.

Aynı şekilde kardeşliğin bir gereği de kötü işlerde yardımlaşmamaktır. Veya bir kötülük ortaya çıkmışsa onu hemen yok etmeye yönelik çalışmaların yapılmasıdır. Aksi takdirde o kötülük şahsı ve toplumu bir virüs gibi sarar. Sonuçta ise toplumdaki huzur ve refah ortamı kaybolur gider. Onun için bir ayette şöyle buyurulur: “…İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”[3]

İnsanoğlunun kardeşine yardım etme duygusu ve eğilimi fıtrîdir. Ancak kardeşler arasındaki yardımlaşma ilkesinin, günah ve düşmanlık konularında geçerli olmadığı bu ayette kesin olarak bildirilmektedir. Bu âyet-i kerîme, sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir hadisini de akla getirmektedir: Efendimiz “Zâlim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!” buyurmuş. Sahâbîler sormuşlar: ‘Mazluma yardımı anladık, Ey Allah’ın Resûlü! Ama zâlime nasıl yardım ederiz?’ Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.), “Onu da zulmünden vaz geçirirsiniz!”[4] buyurmuştur. Buradan anlaşılmaktadır ki, günah işlemek ve düşmanlık yapmakta yardımlaşmamak, bu gibi konularda kardeşleri desteksiz bırakmak aslında iyilikte yardımlaşma demektir. Bu da müslümanların her olayda müslümanca yardımlaşmakla yükümlü oldukları anlamına gelmektedir.

Birbiriyle küs olan iki müslüman, eğer ilk üç gün içinde veya daha sonra karşılaştıkları zaman, hangisi önce selam verirse, diğeri de ‘Aleykümü’s-Selâm’ demezse, vebali ona olmakla beraber o selâmı melekler cevaplar. Yani melekler ‘aleykümü’s-selâm’ diyerek, selâmın karşılığını size verirler. Selâmı almayana da şeytan karşılık verir. Bu küslük üzere şayet barışmadan ölürlerse, cennete giremeyecekleri, bir rivayette de girseler bile, artık birbirlerini göremeyecekleri bildirilmiştir. Hatta küslük ancak üç gün olur derler de barışırlarsa, ne güzel! Şayet barışmazlarsa, Cenâb-ı Hak onlar barışıncaya kadar onlardan yüz çevirir, yani rahmetini ihsan buyurmaz. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bir sözü şöyledir: “Bir müslümanın, din kardeşini üç gün üç geceden fazla terkedip küs durması helal değildir: İki müslüman karşılaşırlar biri bir tarafa öteki öbür tarafa döner. Hâlbuki o ikisinin en iyisi önce selam verendir.”[5]

Günlük dünyevî işler ve ilişkiler sebebiyle birbirine kırılan iki müslümanın, ciddî bir dînî sebep söz konusu olmadığı sürece, en çok üç gün birbirlerinden uzak kalabilecekleri, küs durabilecekleri ilk olarak belirtilmektedir. İkinci olarak belirtilen nokta ise herhangi bir sebeple birbirine küsmüş iki müslüman karşılaştığı zaman, kim önce selâm verirse, hayırlı olan odur. Müslümanların birbiriyle olan ilişkilerinin yeniden düzelmesini sağlayacak ilk adımı atan, ilk sözü söyleyen ilk kez selâm veren kişi, elbette ötekinden daha hayırlı olacaktır. Çünkü yaptığı iş, toplumun tamamına yönelik ilişkileri onarmak ve iyileştirmek demektir. Müslümanlar arası ilişkiler selâm ile başlar. Onun için de selâmı ilk verenin daha hayırlı olduğu bildirilmiştir.

Küs durmanın veya dargın durmanın kötülüğünü belirten daha birçok hadis vardır. Bunları müslümanın aklından çıkarmaması gerekir. Bu hadisler şunlardır: “Her Pazartesi ve Perşembe günü ameller Allah’a arzolunur. Din kardeşi ile arasında düşmanlık bulunan kişi dışında Allah’a şirk koşmayan her kulun günahları bağışlanır. (Meleklere) siz şu iki kişiyi birbiriyle barışıncaya kadar tehir edin, buyurulur.”[6]

Peygamberimiz (s.a.v.)’in bu sözü birbiriyle alakayı kesen ve birbirine küsen müslümanların ilâhî huzurda tâbi tutuldukları bir muameleyi haber vermekte ve dolayısıyla müslümanları sürekli barışık olmaya çağırmaktadır. Her Pazartesi ve Perşembe günleri kulların amelleri Allah’a arz olunur ve yüce Rabbimiz şirk dışında kalan günahları kullarından dilediklerine bağışlar. Birbiriyle küs iki müslümanın ameli arz olununca görevli meleklere bunların amellerinin kabulünü aralarını düzelttikleri zamana kadar erteleyin, buyurulur. Yani işledikleri iyi kötü bütün amelleri bekletilir, kabul ve af işlemine tabi tutulmaz.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in haber verdiği bu işlem, bir müslüman için ne kadar ağır bir durumdur. Bu ağır durumdan kurtulmak için, yegâne yol, dargın olduğu kişilerle derhal barışmaktır: “Müslümanın din kardeşine üç günden fazla küs durması helal olmaz. Kim müslüman kardeşini üç günden fazla terk eder ve o hal üzere ölürse cehenneme girer.”[7]

Bu hadis bizlere müslüman kardeşini üç günden fazla terk eden, onunla konuşmayan ve o halde ölenlerin âhiretteki durumlarını haber vermek suretiyle, işin basit bir ilişki kesmek anlamında olmadığını, insanı âhirette de müşkil durumda bırakabileceğini haber vermektedir: “Kim, din kardeşini bir yıl terk edip küs durursa, onun kanını dökmüş gibi günaha girer.”[8]

Bu hadis ise, ‘üç günden fazla’ ifadesine ‘bir yıl’ kaydını getirerek, bu kadar bir süre müslüman kardeşiyle küs duran insanın, o müslümanın kanını dökmüş gibi büyük bir cezayı hak ettiğini bildirmektedir. İnsanın kanını akıtmak onu öldürmek demektir. Adam öldürmek ise, şirkten sonra en büyük günahtır, hukuk olarak da cezayı gerektirir. Bir sene süreyle bir müslümanı terk edip onunla küs durmak da adam öldürmek gibi cezayı gerektiren bir büyük hatadır.

Şaban ayının on beşinci günü berat kandilidir. Cenâb-ı Hak (c.c.) o gece kullarına nazar edip, tevbe eden ve bağışlanmasını isteyen (müşriklerden başka) bütün kullarını bağışlar da, küs, dargın, buğz ve adaveti sürdüren, cemaati terk eden ve bid’atları işleyenler, yine af olunmadan kalırlar.

Üç kimse vardır ki, bunların kıldığı namazlar Allah (c.c.)’a sunulmazlar. Yani kabule şayan değildirler. Bunlardan birincisi; bir toplum onu istemediği halde onlara imam olan bir kimsedir. İkincisi; kocasını kızdırıp, yatağından kaçan kadındır. Üçüncüsü de; birbirlerine dargın, küs, nefret eden ve arkalarını dönenlerdir. Dargınlığın ne kadar çirkin bir durum olduğu burada apaçık görülmektedir.

Şu da var ki, buğzu- fillâh denilen (yani yalnızca Allah (c.c.) rızası için kızmak ve küsmek)’ durumda, Allah (c.c.)’a ve Resûlü (s.a.v.)’ne isyan edenlere veya kendilerinden müslümanlara, İslâm’lığa bir zarar gelme ihtimali olan kimselerle konuşulmamasına ruhsat vardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de temiz hanımları validelerimize karşı bir ay dargın durdukları gibi, Hz Ömer (r.a.)’in oğluyla dargınlığı da, bu gibi sebeplere dayanır. Bu cümledendir ki, Tebük gazasında özürleri olmadığı halde bu gazaya katılmayan üç kişiyle de müslümanların konuşmamaları için özellikle uyarılmışlardı. Bunlardan biri de Ka’b İbni Malik (r.a.) idi ki, tam elli gün kimse bunlarla görüşmemişti. Bu durumun kendilerine nasıl ağır geldiğini Kâb İbn Malik (r.a.) şöyle ifade ediyor: ‘…Sonra Resûlullah müminlerin bizimle konuşmasını yasakladı. Savaşa katılmamış olan üçümüzle de kimse konuşmuyordu. Herkesten ayrı kalmıştık. Yeryüzü bana çok dar ve manasız gelmişti o zaman…’ Hatta son on günde bu müslümanların hanımlarından bile ayrı kalmaları kendilerine bildirildi. Onlar da hanımlarından ayrılıp yapayalnız kalmıştı. İçlerinden biri fazla ihtiyar olduğundan, onun hanımının yanında kalmasına izin verilmişti. Bu hadise, özür yokken, sırf ağır davranmaları yüzünden, savaşa katılmamanın cezası idi. Bunlar toplum içinde yapayalnız kalınca çok pişman olmuş ve yaptıklarına tevbe etmişlerdi. Nihayet Allah Teâlâ (c.c.) onları affedip haklarında şu ayeti indirdi: “Ve (seferden) geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini kabul etti). Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan (O’nun azabından) yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah tevbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir.”[9]

Bu ayet indikten sonra, kendilerinden yüz çevrilen üç sahâbî büyük bir sevinçle ümmetle bütünleşmişlerdi. Bu olay göstermektedir ki, İslâm toplumunda müslümanlar bir vücût teşkil ederler. Onlar, birlik ve bütünlük içinde topluca Allah (c.c.)’ın dinine sarılırlar, Ümmete aykırı düşenler hemen toplum dışına itilirler. Ka’b ve arkadaşlarının başına gelen olay ayrıca İslâm toplumunun samimi bir iletişim düzeni kurmasının önemini; Allah rızası için dostluk ve kardeşlik bağı ile bağlı olan müminlerin cemaat anlayışında bulunması gereken açıklık ve netliği: davanın mükellefiyetlerine göğüs germe, verilen emirlere değer verme ve kanunî dairesinde itirazsız itaat etmenin ehemmiyetini; müslümanlardan ayrı düşüldüğünde nasıl pişman olunduğunu da anlatmaktadır.

Özellikle akrabalar arasında meydana gelen dargınlıklarda, onların her ne kadar kusurları olsa dahî, onu Mevla’ya bırakmak gerekir. Herkesle ve akrabalarla iyi geçinmeye bakmalıdır müslüman. Eğer biz bu günkü halimizle şunun kusuru var, bunun da kusuru var deyip, kırılacak ve ayrılacak olursak, kimsenin kimse ile görüşmemesi lazımdır. Büyük bir zararın meydana gelmesi söz konusu olmadığı takdirde selâmlaşmak ve sosyal bağları güçlendirmek gerekir. Kendilerinden zarar geleceği tahmin edilen kimselerle ise, ‘görüşmekten ziyade görüşülmemesi daha evladır’ denmiştir.[10]

Küskünlükler, bir münakaşada kızgınlık sebebiyle ve sarfedilen kelimelerle; eline, beline, diline sahip olmayan şuursuz müminler arasında görülebileceği gibi, bir başkası tarafından taşınan sözler sebebiyle, karşılıklı vuruşma, sövme gibi sebeplerle meydana gelmektedir. Günümüzde mezhep, meşrep vb. görüş farklılıklarının taassup ve fanatizm derecesine varmasından da ümmet fertleri arasında ayrılıklar görülmektedir. Netice itibariyle her kim Resûlullah (s.a.v.)’ın en güzel yoluna uymuşsa, cahilî, ilkel, kaba yobaz, ham softâ tavır ve tutumları bırakmak zorundadır. Buna riayet eden müslümanlar asla dargın kalmazlar.

Tem
2nd

utanmadıktan sonra dilediğini yap

Hz Peygamber (s.a.v)Efendimizin nübüvvetle görevlendirilişinin ilk yıllarında sık sık tekrar buyurduğu bu hadis-i şerif, haya duygusunun insanı fenalık yapmaktan alıkoyma özelliğine, hayâsızlığın ne büyük ayıp olduğuna işaret eder.

Bir ilâhi lütuf olarak insana bahşedilmiş utanma duygusu yani hayâ iki türlüdür. Birincisi Cenab-ı Hak’tan utanma, ikincisi insanlardan utanma. İnsanın tavır ve davranışına yansıyacak ölçüde hayâ duygusu, her iki utanma hali ile birlikte mümkündür. Zaten ikisi birbirine bağlıdır. Yani ALLAH(c.c)’tan utanmayan insandan, insandan utanmayan ALLAH(c.c)’tan utanmaz.Nitekim bir başka hadis-i şerifte “Haya imandan bir şubedir.” buyurulmuştur.

Hayâ sahibi insan yüce bir ahlâka sahip demektir. Eline büyük fırsat ve imkânlar geçse de

fenalık yapamaz. Kimseye zararı dokunmaz.Fenalık ve çirkin işler yapmaktan, konuşmaktan utanmayan insan ise kötü ahlâk sahibi bir insandır ki, nerede duracağı belli değildir. Böylelerin şerrinden ALLAH(c.c)’a sığınmak gerekir.

Tem
2nd

sahabenin kuran anlayısı

Allah’ın peygamber göndermediği hiçbir toplum yoktur.
“Durum şu ki: Halkı habersizken, Rabbin hak¬sızlıkla ülkeleri helak edici değildir.” En’am 6/131.
“Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten son¬ra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya ka¬dar onları saptıracak değildir. Şüphesiz, Allah her şeyi çok iyi bilendir.” Tevbe 9/ 115.
“Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygam¬berleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.” Yunus 10/47
“Kim hidâyet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.” İsra 15/15
“Andolsun ki, biz, “Allah’a kulluk edin ve Tâğut’tan sakının” diye her millete, bir peygamber gön¬derdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklığa düşmek hak oldu. Yeryüzünde gezin de görün, yalanlayanların sonu nasıl olmuştur!” Nahl 14/ 36.
“Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak Hak ile gönderdik. Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı bu¬lunmuştur.” Fatır 35/ 24.
“Biz, ibret olsun diye hiçbir memleketi, u-yarıcıları olmadan, yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.” Şuara 26/ 208-209.
Bu peygamberlerin bazısına ilahi kitap verilmiştir. Kitapların hacmi ve içeriği toplumun ihtiyacına göre Allah Teala tarafından belirlenmiştir. İlahi kitaba mazhar olan peygamberlerden biri de son peygamber Hz.Muhammed’dir (sav.) O’na gönderilen kitabın adı da Kur’an- Kerim’dir. İnsanlar ve ilahi emirlere muhatap olan cinler için mutlak doğruyu gösteren bir emirler-yasaklar ve değerler manzumesidir.
“Bu bütün insanlığa bir açıklamadır; takva sa¬hipleri için de bir hidâyet ve bir öğüttür.” Ali İmran 3/ 138.
“Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.”
32. Allah’ın davetçisine uymayan kimse yeryü¬zünde Allah’ı âciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah’dan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar, apa¬çık bir sapıklık içindedirler.” Ahkaf 46/ 31-32
Müminler içinse özellikle hidayet kaynağıdır. Allah’ın çeşitli zamanlarda hayata müdahalesi olan vahiy, hayata katılmadıkça ve yaşamın merkezine alınmadıkça insanın Allah katında bir değerinin olmadığını Kur’an şöyle haber vermektedir:
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلَى شَيْءٍ حَتَّىَ تُقِيمُواْ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ
“De ki: ‘Ey ehl-i Kitap siz, Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni tam olarak uygulamadıkça hiçbir şey değilsiniz.”Maide 5/68
İnsanın bir kimlik kazanmasına vesile olmak iddiasındaki bu ilahi kitabın okuma biçimi dahil tüm özelliklerini işlevsel anlamda yine Kur’an’ın kendi içerisinde buluyoruz. Hz.Peygamber, Kur’an’ı yaşadığı çağın insanlarına; ilk muhataplarına tebliğ etmiştir. Bu bağlamda şunu hemen vurgulamak gerekir ki, Kur’an, Allah’ın hem kelamı hem de hitabıdır. Birincil muhatap olarak başından sonuna kadar Hz.Muhammed’e sav. hitap eder yahut da ondan söz eder; fakat hiçbir zaman ona şahsi düşüncesini söyletmez. Birçok özelliğiyle beraber Kur’an’ın ilahi olma vasfının en önemli belirtisi, insanlık tarihi içerisinde öncekilerle sonrakiler arasındaki bağı dile getirmesidir.
Önceki toplumların durumunu bildiren, yaşanan olaylara çözümler üreten Kur’an’ı okuma ve açıklama görevi şu ayette olduğu gibi Hz.Muhammed’e sav. verilmiştir. :
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkardan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufla bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”Al-i İmran 3/164 Ayetten anlaşıldığına göre peygamberin, ayetleri okumak, insanları ayetlerle zihnen ve ruhen arındırmak, kitabın bilgisini ve hayata katılmasını öğretmek temel görevidir. Hz.Peygamber (sav) bu görevini belirli bir coğrafyanın kültürel ortamında ve insanlarla birlikte gerçekleştirmiştir. Onunla aynı inanç etrafında bir araya gelerek, daimi bir beraberlik oluşturan bu coğrafyanın ve kültürün insanlarına sahabi denilmektedir. Onlar, Hz.Muhammed’in (sav) Kur’an2ı anlama ve hayata taşıma eylemine şahit olan arkadaşlarıdır.
Peygamberle sürekli bir beraberlik kuran bu ilk halka, Kur’an’ı, hayatı yorumlamada en önemli ve birincil kaynak olarak kabul etmiştir. Yemen’e vali olarak görevlendirilen Muaz b. Cebel’e, orada kendisine herhangi bir olay arz edildiğinde, meselenin çözümünü neye göre yapacağı Hz.Peygamber tarafından sorulunca, cevaben: “Önce Allah’ın kitabına göre” demiştir. Hatta sahabenin, vahyin bağlayıcılığına olan inançlarından dolayı zaman zaman peygambere, içtihadi konularda görüş belirtirlerken; “Eper konuyla ilgili vahiy varsa başımız gözümüz üzerine” demeleri de onların Kur’an’a bakışlarıyla ilgili önemli bir ipucudur.
Sahabenin Kur’an anlayışının temel özellileriyle ilgili şu tespitleri yapmak mümkündür:
1. Kur’an ayetlerinin inişini (nüzul ortamını ve esbab-ı nüzulü) müşahade etmişlerdir.
2. Müslüman bir toplumun oluşumuna ve gücüne tanıklık etmişlerdir.
3. Kur’an’ın dilini çok iyi bilmeleri sebebiyle dil konusunda sorunları olmamıştır.
4. Fikirlerini serbestçe ifade etme imkanına ve bilmediklerini bizzat Hz.Peygamber’e (sav) sorarak öğrenme imkanlarına sahip olmuşlardır.
5. Sahabiler Kur’an’ı çok özlü olarak anlamışlar ve insanı yoracak ayrıntılara girmemişlerdir.
6. Öğrenmiş olduklarını anında hayatlarına katmışlardır.
7.Ayetlerin ve genelde Kur’an’ın ruhuna aykırı ifadelerden kaçınmışlardır.

Kur’an’ı bu ölçüler içerisinde anlayan sahabenin örnek imanı, Allah ve Rasulüne olan mutlak itaatleri, emir ve yasaklara olan saygıları Kur’an’ı daha kolay, daha sade bir yapıda anlamalarını sağlamıştır. Kur’an’ı aracısız olarak işiten, Hz.Peygamber’in (sav) uygulamalarını gören bu insanlar Kur’an’ı uygulamaya yönelik bir şekilde anlamışlardır. Daha sonraki nesiller ise anlama konusunda ortaya koydukları kendi ilkelerinin mahkumları olmuşlardır.

Allah yaratmış olduğu tüm varlıklarla iletişim halindedir. Kurulan bu iletişim sayesinde evrende bir düzen vardır. Allah’la insan arasındaki iletişim de yine vahiyle gerçekleşmiş ve Yüce Allah seçtiği insanlarla konuşmuştur. Bu süreç Hz.Adem’le başlamış ve son peygamber Hz.Muhammed’e kadar kesintisiz devam etmiştir. Kur’an’a göre bugünde vahyi okumak, düşünmek, anlamak ve hayata katmak şeklinde Allah-insan irtibatı sürekliliğini korumaktadır.
Hz.Peygamber’in (sav) sahabileri de vahyi Allah’la haberleşmek olarak algılıyorlardı. Onun vefatı üzerine çok üzülen ve gözyaşlarını günlerce tutamayan Ümmü Eymen adlı hanım, “Seni peygambere bu kadar ağlatan nedir?” diye sorduklarında o şu cevabı vermiştir: “Ben de biliyorum ki, Resulullah ölecektir. Ben, onun irtihaline değil vahyin artık bizden kesilmesine ağlıyorum.” Hz.Peygamber’in (sav) tüm sahabileri biliyorlardı ki, vahiyle birlikte yaşamak bizzat Allah’la yaşamaktır. Çünkü vahyin tecellisi olan Kur’an, Allah’ın indirilmiş kitabıdır. İnsanın nefsine, kalbine, fikrine ve ruhuna yöneltişmiş kelamıdır.
Allah’ın kullarıyla vahiy şeklinde irtibat/iletişim kurmasından amaç; insanın yaratıcısıyla ve evrenle olan çok yönlü ilişkilerin yüksek şuurunu onda uyandırıp, vicdanını biçimlendirip, kendi nefsine karşı uyanık kılmaktır. Bu izahtan sonra şu tespiti yapabiliriz; Kur’an’ın ilgi merkezi insan ve insanın ıslahıdır. Bu bakımdan Kur’an’ı, felsefi bir materyal, edebiyat, bilim, kıssa ve tarih bilgisi kitabı olarak ele almamak gerekir. Kur’an Yüce Allah’ın bütün varlıklara yaratılış düzenine uygun hareket etme tarzlarını bildirmek için gelmiş bir kitaptır. Devam edecek…

Tem
2nd

hafızlık yolundaki altın prensibler

1. Ezberleyeceğiniz sayfayı yüzünden seri şekilde okuyun. (Seri okuyun)

2. Ayetleri tek tek ezbere okumaya çalışın. (Her ayeti yanlışsız okumaya çalışın.)

3. Peşpeşe ezbere okuduğunuz ayetin sadece ilk kelimesine veya ilk kelimenin ilk harflerine bakarak okumaya çalışın. (Her ayeti kuvvetli ve yanlışsız ezberleyin.)

4. Ayetlerin peşpeşe sırasını gözeterek ve yüzüne bakmadan ezberleyin. (Ayetler arasındaki bağlantıyı pekiştirin.)

5 Bazı ayetlerin ve bazı ayetlerdeki kelimelerin değişik sayfa ve surelerde tekrar edildiğinden dolayı manalarına dikkat etmeden, hafızanın aşina olacağı akıcılıkta ezberleyin ki unutulmaması kolay olsun. Manaya bağlı kalarak yapılan ezber usulü zor, karışık ve şaşırtıcıdır. (Ezberleri sayfanın ve ayetlerin tabîi akışına göre yapın.)

6. Hafızlık için hazırlanmış özel bir Kur’anı Kerim var ondan ezberlemeniz kolay olur . Sûre ve ayetlerdeki tekrarları ve birbirine yakın ayet ve deyimleri belirgin bir şekilde gösteriyor, kolay bağlantı kurmaya ve hatırlamaya yardımcı oluyor. Bu kur’anı bir Zatı Muhterem hafızlara kolaylık olsun diye hazırlamış fakat ben ismini ne yazık ki hatırlayamıyorum. İnşallah içinizde hatırlayanınız vardır. (Ezberleri hafızlık için özel Kur’an’dan yapın.)

7. Ezberi ilk cüzün son sayfasından başlayarak sırasıyla ikinci, üçüncü, … otuzuncu cüzün son sayfalarını ezberleyin. Sonra, birinci cüzün 29′uncu sayfasının ezberiyle beraber 30′uncu sayfasının ezberini de tekrarlayarak okuyun ve her cüz için bunu uygulayın. Böylelikle her yeni sayfayla beraber eski sayfaları da pekiştirmiş olursunuz. (Ezberde her yeni sayfayla beraber eski sayfaları takrarlayın.) [Böyle ezberlemenin bir sebebi -ilmi çalışmalarda- hangi sayfanın hangi cüzde, kaçıncı sayfa oduğu, hangi ayetin hangi cüzün hangi sayfasında olduğu hemen hatırlanabilsin, bulunsun.]

8.Ezberi mütemadiyen, araklısız hergün yapın. Zihnin intibakını sürekli canlı tutun. (Ezbere ara vermeyin.)

9. Ezber için belli bir vakti zamanın içine, günün içine sıkıştırın. Boş vakit veya uygun bir zaman beklemeyin, bekleyerek uygun vakit asla gelmez, vakti kendiniz bulun. Acil bir işinize veya bir arkadşınız, yakınınız çağırdığında nasıl vakit bulabiliyorsanız, ayırabiliyorsanız ezber vaktine de aynı aciliyeti gösterin. (Ezberi her vakitte yapın.)

10. Ezberi her yerde yapabilirsiniz. Evde, camide, işte, trende, otobüste, namaz vakitlerinde, iş arasında, yolda yürürken gibi her durumda yapın. (Ezber için özel bir yer ve mekan aramayın.)

11. Ezberlerinizi yüzünden dinleyecek birisine lütufla izin isteyerek okuyun, takip ettirin. Ezber yapan iki kişi birbirlerini dinleyerk çok fayda sağlarlar. (Ezberlerinizi, lütfen dinletin.)

12. Ezberlerinizi vakit namazlarda zammı sûre olarak okuyun. (Ezberlerinizi namazlarda tatbik edin.)

13. Her ezbere başlarken Kur’an okumaya başlama duasını da okuyun. (Ezbere duayla başlayın.)

14. Meal ve tefsirini okuyun, üzerinde çalışın.

Tem
2nd

helal olan helal yiyenlere gelir

Helâl olan helâl yiyenlere gelir…
« : 02 Temmuz 2008, 13:55:04 »

Timeturk.com | Doğru Haber ve Özgün Yorum İçin Tıklayın

“Âlemde Hiç Kimse Helâl Lokma Bulamayıp Haram Yese, Biz Haram Yemeyiz”

Ebû Saîd Mîhenî’nin büyüklüğünü inkâr edenlerden biri, Ebû Saîd’in; “Âlemde hiç kimse helâl lokma bulamayıp haram yese, biz haram yemeyiz.” sözünü duymuştu. Kendisini imtihan etmek istedi.

Helâl para ile bir oğlak satın aldı. Haram para ile de, birincisine çok benzeyen başka bir oğlak aldı. Bunları kızarttırıp, hizmetçisi ile Ebû Saîd’e gönderdi. Kendisi de önden gidip, onların bulunduğu yerde oturdu. Hizmetçi kızarmış oğlakları getirirken karşısına iki sarhoş çıkıp, haram para ile alınan oğlağın bulunduğu tepsiyi alıp yediler. Hizmetçi, elinde kalan ve helâl lokma ile alınmış olan oğlağı, Ebû Saîd’in önüne koydu. Oğlakları gönderen kimse durumu öğrenip anlayınca, sarhoşlara çok kızdı. Fakat bu hâlini açıktan belli etmedi. Sonra Ebû Saîd dönerek;

“Kendini boşuna üzme! Haram olan köpeklere gider, helâl olan da helâl yiyenlere gelir.” buyurdu. O kimse çok mahcup olup hâline tövbe etti ve bu hâdiseden sonra bir daha aleyhinde bulunmadı.

Tem
2nd

dinini bilmeyenin dini yoktur

Dinini Bilmeyenin Dini Yoktur..
« : 30 Haziran 2009, 09:52:58 »

Timeturk.com | Doğru Haber ve Özgün Yorum İçin Tıklayın

Anadolu Velîlerinden “Zeynullah Kazânî”[1] hazretleri, bir sohbetinde;

- “Kardeşlerim, çocukların islamiyeti öğrenecek kıymetli zamanları ziyan edilirse, müslüman evlâtları câhil kalır ve böylece “dinsiz bir gençlik” yetişir” buyurdu.

Ve ekledi:

- Evlâdına islâmiyeti öğretmeyen bir baba, onun en büyük düşmanıdır.

Şaşırdılar:

- Düşmanımıdır hocam?

- Evet. Çünkü o baba, böyle davranarak güzelim yavrusunu kendi eliyle Cehenneme atmış demektir.

Sordular:

- İslamiyeti öğrenmek bu kadar mı mühim efendim?

- Elbette. Helâli, haramı öğrenmeyen, öğrendikten sonra da yapmaya önem vermeyen kimsenin îmanı gider, kâfir olur.

Ve ilave etti:

Kâfirin gideceği yer ise sonsuz Cehennemdir. Şimdi anladınız mı?

- Anladık hocam.

- Öyleyse çocuklarımıza mutlaka dinlerini öğretelim ve yapmaya alıştıralım. Zîra büyüklerimiz: “Dînini bilmeyenin dîni yoktur” buyurmuşlardır.

[1] Zeynullah Kazani

Son devir Anadolu velîlerinden. Zamânının meşhûr velîsi ve büyük âlimi Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerinin, Kazan ve Kafkasya’da insanları irşâd için vazîfelendirdiği halîfelerindendir. Doğum ve vefât târihi bilinmemektedir.

Zamânının âlimlerinden zâhirî ilimleri tamamlayıp kemâle erdikten sonra Çardaklı Şeyh Abdülkerîm Nakşibendî’nin senelerce sohbetlerinde bulundu. Sonra hac için Hicaz’a gittiğinde Medîne-i münevverede Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri ile tanıştı. Bir müddet sohbetinde bulundu. Ondan icâzet ve hilâfet aldı. Memleketine dönünce, insanlar arasında çok sevilip sayıldı. Sohbetleri çok tesirli oldu. Kısa zamanda şöhreti yayıldı. Ancak hasedciler tarafından iftirâ edilerek hiç tanınmadığı bir bölgeye sürgün edildi. Orada senelerce sıkıntı çekti. Sonra memleketine dönmesine müsâade edildi. Fitneden kurtulmasına şükrâne olarak ikinci defâ hacca gitti. Tarvısky denilen bölgede insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını, Peygamber efendimizin güzel ahlâkını anlattı. Onların Hak yolda yürümeleri için gece gündüz çalıştı.

Son derece cömert ve üstün ahlâk sâhibiydi. Menâkıb-ı Ziyâeddîn Gümüşhânevî adıyla bir kitap yazdığı kaydedilmiştir.

Tem
2nd

örtünün el ve yüz dışında bütün bedeni örtmesi

Kadınların el, yüz ve ayakları dışında, sarkan saçları dahil bütün bedenleri namazda veya yabancı erkeklerin yanında örtülmesi gerekli olan yerlerdir. El ve yüzün ise bir fitne korkusu bulunmadıkça namazda da namaz dışında da örtülmesi gerekmez. Sağlam görüşe göre ayakların da örtülmesi gerekmez. Çünkü ayaklarla yolda yürünür ve yoksullar için bunları örtme zorluğu vardır. Nitekim “Kadınlar süslerini (yabancı erkeklere) açmasınlar” (en-Nûr, 24/31) ayetinde “kendiliğinden görünen yerler müstesnadır” ilave istisnası ile, bedenden bazı yerlerin açık
kalabileceğine işaret edilmiştir. Yukarıda Allah elçisinin Hz. Ebü Bekr’in kızı Esma’ya el ve yüzün açık kalabileceğini bildirdiğini belirtmiştik. (bk. Ebu Davud, Libas, 31) Başka bir hadiste Allah elçisi; “Kadın örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker.” (Tirmizi, Rada, 18; Ebu İsa, bu hadise ‘hasen-garip’ demiştir.) buyurmuştur.
Sonuç olarak en-Nur Sure’si 31. ayetteki baş örtüşü (hımar-humur) ve el-Ahzab Suresi 59. ayetteki dış giysi (cilbab-celabîb) terimleri birlikte değerlendirilince, kadın için iki parçalı bir giysi şekli ortaya çıkar. Birincisi; saç, boyun ve göğüsleri örten ve omuzlara doğru yakaların üstüne serbest bırakılan “baş örtüşü”; ikincisi ise “dış giysi” olup, bunun şekli iki türlü tarif edilmiştir. Baş örtüsünün üstünden, bedeni aşağıya kadar örten büyük parça giysi veya baş örtüsünün altında boyundan aşağı topuklara kadar örten dış giysi cilbabın tarifleri arasındadır. Hatta cilbaba, baş örtüşü veya peçe anlamı verenler olduğu gibi Abdullah b. Mes’ud ile Abdullah b. Abbas (r. anhüma)’nın “rida” yani bedenin üst bölümünü örten dış giysi ya da örtü anlamını verdiklerini yukarıda (örtünme-tesettür sayfası) belirtmiştik. (bk. el-Kurtubi, a.g.e., XIV, 156; Elmalılı, a.g.e., VI, 337. Not: Hac’da ihrama giren erkeklerin üst kısma örttükleri peştemala “rida”, alt peştemala ise “izar” denir.)
Örtünmenin gayesi zinadan ve yabancı erkeklerin sarkıntılık yapmasından sakındırmak olduğuna göre, giysinin parça sayısına bakmaksızın aşağıda açıklayacağımız nitelikleri taşıması gerekir. Altını göstermemesi, bol olması, karşı cinsin giysisine benzememesi bu nitelikler arasında sayılabilir. Bunları kısaca açıklayacağız

  • Arşivler

Sitenizesayac.com


sohbet, chat, sohbet odaları, chat sohbet, çet, sohpet
Emrah Genç